- A pesar de todo, seguimos adelante.
- Her şeye rağmen, devam ediyoruz.A pesar de todo, seguimos adelante. — Her şeye rağmen, devam ediyoruz.
- abordar
- ele almak, yaklaşmak, değinmekEs necesario abordar este tema con mucha delicadeza. — Bu konuyu büyük bir incelikle ele almak gereklidir.
- asumir
- üstlenmek, kabullenmek, üstüne almakDebes asumir la responsabilidad de tus propias decisiones. — Kendi kararlarınızın sorumluluğunu üstlenmelisiniz.
- Aunque llueva, saldré a correr.
- Yağmur yağsa da koşmaya çıkacağım.Aunque llueva, saldré a correr. — Yağmur yağsa da koşmaya çıkacağım.
- comprometerse
- taahhüt etmek, söz vermek, bağlanmakEl alcalde se comprometió a mejorar el transporte público. — Belediye başkanı toplu taşımayı iyileştirmeyi taahhüt etti.
- conllevar
- beraberinde getirmek, içermekTomar esa decisión conlleva muchos riesgos. — O kararı almak birçok riski beraberinde getiriyor.
- Cuanto antes lo hagas, mejor será para todos.
- Ne kadar erken yaparsan, herkes için o kadar iyi olur.Cuanto antes lo hagas, mejor será para todos. — Ne kadar erken yaparsan, herkes için o kadar iyi olur.
- cuestionar
- sorgulamak, sorguya çekmekEs importante cuestionar la información antes de aceptarla. — Bilgiyi kabul etmeden önce sorgulamak önemlidir.
- destacar
- öne çıkmak, öne çıkarmak, vurgulamakMaría siempre destacó por su inteligencia en clase. — María sınıfta her zaman zekasıyla öne çıktı.
- el auge
- yükseliş, zirve, dorukLa industria tecnológica está en pleno auge. — Teknoloji endüstrisi tam olarak yükseliştedir.
- el bienestar
- refah, esenlik, iyilik haliEl bienestar emocional es tan importante como la salud física. — Duygusal esenlik, fiziksel sağlık kadar önemlidir.
- el comportamiento
- davranış, tutumSu comportamiento en la reunión fue muy profesional. — Toplantıdaki davranışı çok profesyoneldi.
- el desafío
- meydan okuma, zorluk, güçlükEl cambio climático es el mayor desafío de nuestro tiempo. — İklim değişikliği çağımızın en büyük zorluğudur.
- el entorno
- çevre, ortamCrecer en un entorno familiar estable es fundamental. — İstikrarlı bir aile ortamında büyümek çok önemlidir.
- el matiz
- nüans, ton, ince ayrımHay un matiz importante entre estos dos conceptos. — Bu iki kavram arasında önemli bir nüans var.
- el plazo
- süre, vade, son tarihEl plazo para entregar el proyecto es el viernes. — Projeyi teslim etmek için son tarih Cuma günüdür.
- el prejuicio
- önyargıLos prejuicios pueden dañar las relaciones personales. — Önyargılar kişisel ilişkilere zarar verebilir.
- el reto
- meydan okuma, zorluk, hedefAprender un nuevo idioma es un gran reto personal. — Yeni bir dil öğrenmek büyük bir kişisel zorluktur.
- el vínculo
- bağ, bağlantıExiste un fuerte vínculo entre los dos países. — İki ülke arasında güçlü bir bağ vardır.
- En definitiva, lo que importa es el resultado final.
- Sonuç olarak, önemli olan nihai sonuçtur.En definitiva, lo que importa es el resultado final. — Sonuç olarak, önemli olan nihai sonuçtur.
- exigir
- talep etmek, istemek, gerektirmekEste trabajo exige mucha concentración y dedicación. — Bu iş çok fazla konsantrasyon ve özveri gerektiriyor.
- fomentar
- teşvik etmek, geliştirmek, desteklemekEl gobierno quiere fomentar el uso de energías renovables. — Hükümet yenilenebilir enerjilerin kullanımını teşvik etmek istiyor.
- Fue entonces cuando me di cuenta de la verdad.
- İşte o zaman gerçeği fark ettim.Fue entonces cuando me di cuenta de la verdad. — İşte o zaman gerçeği fark ettim.
- Hay que tener en cuenta todos los factores posibles.
- Mümkün olan tüm faktörleri göz önünde bulundurmak gerekiyor.Hay que tener en cuenta todos los factores posibles. — Mümkün olan tüm faktörleri göz önünde bulundurmak gerekiyor.
- imprescindible
- vazgeçilmez, zorunluEs imprescindible llevar el pasaporte para viajar al extranjero. — Yurt dışına seyahat etmek için pasaport taşımak zorunludur.
- la brecha
- uçurum, yarık, açıkLa brecha digital entre generaciones es cada vez mayor. — Nesiller arasındaki dijital uçurum giderek büyümektedir.
- la carencia
- eksiklik, yoksunlukLa carencia de recursos afecta a muchas familias. — Kaynak eksikliği pek çok aileyi etkiliyor.
- la convivencia
- bir arada yaşama, birlikte yaşamLa convivencia entre culturas distintas enriquece a la sociedad. — Farklı kültürlerin bir arada yaşaması toplumu zenginleştirir.
- la escasez
- kıtlık, yetersizlikLa escasez de agua es un problema global muy serio. — Su kıtlığı çok ciddi küresel bir sorundur.
- la huella
- iz, ayak izi, etkiDebemos reducir nuestra huella de carbono para proteger el planeta. — Gezegeni korumak için karbon ayak izimizi azaltmalıyız.
- la incertidumbre
- belirsizlik, kararsızlıkLa incertidumbre sobre el futuro le generaba mucha ansiedad. — Gelecekle ilgili belirsizlik ona büyük bir kaygı yaratıyordu.
- la medida
- önlem, ölçü, tedbirEl gobierno adoptó medidas urgentes para frenar la inflación. — Hükümet enflasyonu durdurmak için acil tedbirler aldı.
- la perspectiva
- perspektif, bakış açısıDesde su perspectiva, el problema era completamente diferente. — Onun bakış açısından sorun tamamen farklıydı.
- la tendencia
- eğilim, trendExiste una tendencia creciente hacia el trabajo remoto. — Uzaktan çalışmaya doğru artan bir eğilim var.
- Lo que más me sorprendió fue su actitud.
- Beni en çok şaşırtan onun tutumuydu.Lo que más me sorprendió fue su actitud. — Beni en çok şaşırtan onun tutumuydu.
- Me arrepiento de no haber estudiado más.
- Daha fazla çalışmadığım için pişmanım.Me arrepiento de no haber estudiado más. — Daha fazla çalışmadığım için pişmanım.
- Me cuesta trabajo concentrarme cuando hay ruido.
- Gürültü olduğunda konsantre olmakta zorlanıyorum.Me cuesta trabajo concentrarme cuando hay ruido. — Gürültü olduğunda konsantre olmakta zorlanıyorum.
- Ni siquiera me llamó para avisarme.
- Beni uyarmak için bile aramadı.Ni siquiera me llamó para avisarme. — Beni uyarmak için bile aramadı.
- No me di cuenta de lo tarde que era.
- Ne kadar geç olduğunu fark etmedim.No me di cuenta de lo tarde que era. — Ne kadar geç olduğunu fark etmedim.
- plantear
- ortaya koymak, önermek, gündeme getirmekEl director planteó una nueva estrategia para el equipo. — Direktör ekip için yeni bir strateji önerdi.
- Por mucho que lo intentes, no lo conseguirás solo.
- Ne kadar çok denersen dene, onu yalnız başaramazsın.Por mucho que lo intentes, no lo conseguirás solo. — Ne kadar çok denersen dene, onu yalnız başaramazsın.
- prescindir
- vazgeçmek, görmezden gelmekNo podemos prescindir de la tecnología en nuestra vida diaria. — Günlük hayatımızda teknolojiden vazgeçemeyiz.
- prevenir
- önlemek, önlem almakEs mejor prevenir una enfermedad que curarla. — Bir hastalığı tedavi etmekten çok önlemek daha iyidir.
- reconocer
- tanımak, kabul etmekNo pude reconocerle después de tantos años. — Bu kadar yılın ardından onu tanıyamadım.
- renunciar
- vazgeçmek, istifa etmekDecidió renunciar a su puesto de trabajo para viajar. — Seyahat etmek için işinden ayrılmaya karar verdi.
- repercutir
- yansımak, etkilemek, sonuç doğurmakLa crisis económica repercutió en todos los sectores. — Ekonomik kriz tüm sektörleri etkiledi.
- Se da por sentado que todos conocen las reglas.
- Herkesin kuralları bildiği varsayılmaktadır.Se da por sentado que todos conocen las reglas. — Herkesin kuralları bildiği varsayılmaktadır.
- Según los expertos, la situación podría mejorar pronto.
- Uzmanlara göre durum yakında düzelebilir.Según los expertos, la situación podría mejorar pronto. — Uzmanlara göre durum yakında düzelebilir.
- Sin embargo, no todo es tan sencillo como parece.
- Ancak her şey göründüğü kadar basit değil.Sin embargo, no todo es tan sencillo como parece. — Ancak her şey göründüğü kadar basit değil.
- superar
- aşmak, üstesinden gelmekLogró superar todos los obstáculos con esfuerzo. — Çabayla tüm engellerin üstesinden gelmeyi başardı.